Topluluk

Oradaki Banka ile Buradaki Banka Bir Mi?

Sıla Öztürk Editör 15.10.2026 40 görüntülenme

Bankacılık, dışarıdan bakıldığında paranın bir yerden başka bir yere hareketinden ibaretmiş gibi görünebilir; oysa işin içine başkalarının tasarrufları, verilen krediler ve üstlenilen riskler girdiğinde, bu hareketin aslında ne kadar da hassas bir dengeye dayandığı ortaya çıkar. Üstelik bankaların aldığı riskler yalnızca kendilerini ilgilendirmez. Bazen bir bankanın yaşadığı sorun, oldukça geniş düzeyde finansal sistemi etkileyebilecek bir krizin başlangıcı olabilir. Peki, bu kadar önemli bir yapının kendi kendini dengelemesine güvenebilir miyiz? Yoksa her sistemin olduğu gibi bankacılık sisteminin de belirli kurallara ve gerektiğinde devreye girecek bir güvenlik mekanizmasına ihtiyacı var mıdır? Türkiye’de bankacılık sisteminin düzenlenmesi ve denetlenmesi 5411 sayılı Bankacılık Kanunu başta olmak üzere çeşitli düzenlemelere dayanır. Kanunun amacı; bankaların kuruluşunu, faaliyetlerini, denetimini ve sermaye yeterliliğini düzenlerken finansal piyasalarda güven ve devamlılığın sağlanması, kredi sisteminin etkin biçimde çalışması ve tasarruf sahiplerinin korunmasıdır. Kısaca, mesele yalnızca bankaların nasıl çalışacağı değildir; bu faaliyetlerin finansal sistemin bütününü tehlikeye düşürmeden sürdürülebilmesi de gerekir. Bu çerçevede Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK), bankaların faaliyetlerini, risk yönetimi sistemlerini ve sermaye yeterliliklerini denetleyen temel kurumlardan biridir. 5411 sayılı Bankacılık Kanunu’nun 82. maddesi Kurumun kuruluşunu ve yapısını, 88. maddesi Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulunun görev ve yetkilerini, 93. maddesi ise Kurumun görev ve yetkilerini düzenlemektedir. Kurul, Kurumun karar organı olarak düzenleyici işlemler ve kararlar alırken Kurum, kanunla kendisine verilen düzenleme, uygulama, gözetim ve denetim görevlerini yerine getirir. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) ise para politikası, likidite ve rezerv yönetimi ile ödeme sistemleri gibi alanlarda rol almaktadır. Sermaye Piyasası Kurulu (SPK), Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF), Türkiye Bankalar Birliği (TBB) ve Türkiye Katılım Bankaları Birliği (TKBB) de bu düzenleyici çerçevenin farklı yönlerinde yer alır. Avrupa Birliği’ne döndüğümüzde ise sistemin supranasyonel (ulusüstü) bir hukuki mimariye sahip olduğunu görüyoruz. Supranasyonel derken kuralların doğrudan bağlayıcı tüzükler (CRR) ve üye devletlerin iç hukukuna entegre etmesi gereken yönergeler (CRD) vasıtasıyla ortak bir havuzdan beslendiğini anlatmak istiyoruz. Elbette Türkiye’de bankacılık sektörünün düzenlenmesi ve denetlenmesinde BDDK temel otoritelerden biri olsa da sistem yalnızca iç hukuk kurallarından beslenmemektedir. Uluslararası standartlar da düzenleyici yapının önemli bir parçasıdır. Ancak bu standartların benimsenmesi, başka bir ülkenin hukuk sisteminin olduğu gibi alınması anlamına gelmez. Uluslararası ilkeler, Türkiye’nin kendi hukuki ve kurumsal yapısı içinde uygulanır. Öyleyse aynı uluslararası standartları dikkate alan iki ülkenin bankacılık sistemlerinin bütünüyle aynı olması beklenebilir mi, sorusu akla gelebilir. Ancak ortak bir hedef bulunması, o hedefe ulaşmak için kullanılan hukuki araçların da aynı olmasını gerektirmez. Bankacılık faaliyetleri geliştikçe, geleneksel işlemlerin yanında kredi, piyasa ve likidite gibi farklı riskler de önem kazanmıştır. Uluslararası faaliyetlerin yaygınlaşmasıyla birlikte bu risklerin yalnızca ulusal düzeyde değerlendirilmesi yeterli olmamaya başlamıştır. Basel Bankacılık Denetim Komitesi de bu ihtiyaç doğrultusunda, bankacılık denetiminde ortak standartlar geliştirmek ve uluslararası denetim sistemindeki boşlukları azaltmak amacıyla çalışmalar yürütmüştür. Basel II, bankacılık sisteminde risklerin ve sermaye yeterliliğinin birlikte ele alınması bakımından bu uluslararası düzenleme sürecinin önemli bir parçasıdır. Buradaki temel düşünceyi anlamak aslında zor değildir: Bankalar risk üstlenir; fakat bu risklerin ne ölçüde yönetildiği ve olası kayıplara karşı nasıl bir mali yapıya sahip olunduğu önemlidir. Riskin varlığını kabul etmek başka, onu ölçmek ve etkilerini sınırlandırmak başkadır. Bir bankanın faaliyetlerini sürdürebilmesi için yalnızca kar elde etmesi yeterli olabilir mi? Veyahut üstlendiği risklerin bir anda gerçekleşmesi durumunda bu riskler ne şekilde yönetilecek? Basel düzenlemelerinin genel yaklaşımı, bankaların riskleri karşısında yeterli sermayeye sahip olması ve denetimin etkin biçimde yürütülmesi gerektiği düşüncesine dayanır. Bu nedenle sermaye yeterliliği, bankaların mali yapısını değerlendirirken göz ardı edilemeyecek bir unsur haline gelir. Bununla birlikte sermaye yeterliliğini tek başına bütün sorunları çözen sihirli bir formül olarak görmek de doğru değildir. Finansal sistemin dayanıklılığı, risk yönetimi ve denetim gibi birbirini tamamlayan unsurlara bağlıdır. Örnek vermek gerekirse; 2008 küresel finansal krizi, bankacılık sisteminde likidite yönetiminin ne kadar önemli olduğunu açıkça ortaya koymuştur. Finansal kuruluşların yeterli likiditeye sahip olmaması, faaliyetlerini sürdürmelerini zorlaştırabilir ve daha geniş çaplı sorunlara yol açabilir. Bu nedenle Basel III, bankacılık sisteminin dayanıklılığını artırmak ve finansal krizlerin etkilerini sınırlamak amacıyla geliştirilmiştir. Basel III’ün öne çıkan unsurları arasında sermaye yeterliliğinin güçlendirilmesi, sermaye tamponları, kaldıraç oranı ve likidite gereklilikleri bulunur. Sistemik öneme sahip kuruluşlar bakımından ek sermaye tamponlarının öngörülmesi de finansal sistemin bütünü üzerindeki riskleri azaltma amacı taşır. Buradaki mantık oldukça basittir: Bir bankanın kendi sorunlarıyla baş edebilmesi önemlidir; ancak bu sorunların diğer kuruluşlara yayılmasının önlenmesi de en az onun kadar önemlidir. Likidite yönetimi bakımından ise iki temel araç öne çıkar, bunlar Likidite Karşılama Oranı (LCR) ve Net İstikrarlı Fonlama Oranı (NSFR’dir. LCR, bankaların 30 günlük stres senaryolarında ihtiyaç duyabilecekleri likiditeyi karşılayabilecek yüksek kaliteli likit varlıklara (HQLA) sahip olmasına odaklanır. Örneğin; piyasada ani bir güven sarsıntısı veya kriz söylentisi çıktığında birçok müşteri 30 gün gibi bir sürede mevduatlarını çekmek için banka şubelerine başvurabilir; LCR düzenlemesi sayesinde bankanın bu panik anında elindeki varlıkları değerinin çok altında satmasına gerek kalmadan portföyünde bulunan hazine bonosu gibi HQLA’lar ile 30 günlük net nakit çıkışını tamamen karşılayabilir. NSFR ise daha uzun vadeli finansman yapısının istikrarını gözetir. Bu düzenlemeler, bankaların finansman kaynaklarını ve likidite ihtiyaçlarını daha dikkatli yönetmelerini amaçlar. Bir bankadan 10 yıl vadeli konut kredisi çektiğinizi düşünün. Bankanın uzun vadeli kredilerini büyük ölçüde kısa vadeli ve istikrarsız kaynaklarla finanse etmesi likidite riski yaratabilir. NSFR, bankanın varlıklarının özelliklerini ve yükümlülüklerinin istikrarını dikkate alarak bir yıllık zaman ufkunda yeterli istikrarlı fonlamaya sahip olmasını amaçlar. Bir başka ifadeyle, bankanın bilançosunda yeterli varlık bulunması tek başına yeterli değildir; bu varlıkların ihtiyaç duyulduğunda ne ölçüde kullanılabilir olduğu da önemlidir. Nitekim finansal istikrar analizi yaparken yalnızca bugün üzerinden değerlendirme yapmak da ciddi bir eksikliktir; zira gelecekte karşılaşılabilecek riskler göz ardı edilmiş olur. Türkiye bakımından da Basel III ölçütlerinin ulusal mevzuata aktarılmasıyla sermaye yeterliliği ve likidite yönetimi düzenlemeleri bankacılık sisteminin önemli parçaları hâline gelmiştir. Basel III kriterlerinin iç hukuka entegre edilmesi 2011 yılında başlamış ve düzenlemeler 2014 yılında yürürlüğe girmiştir. Elbette bu düzenlemenin etkili entegrasyonu kısa bir sürede bitemez, bu kapsamda Basel III yenilikleri 2014-2019 gibi bir döneme yayılmıştır. Bunun yanında, finansal piyasalardaki risklerin izlenmesi yalnızca tek tek bankaların mali yapısıyla sınırlı kalmamaktadır. TCMB, kredi büyümesini takip ederek faiz oranları ve karşılık oranları gibi araçlarla finansal istikrarı desteklemeye yönelik makro ihtiyati politikalar uygulamaktadır. Bu noktada Basel III’ün temel yaklaşımı ile makro ihtiyati politikalar birbirini tamamlar. İlki bankaların sermaye ve likidite bakımından dayanıklılığına odaklanırken ikincisi, finansal sistemin bütününde birikebilecek risklerin sınırlandırılmasına katkıda bulunur. Çünkü bazen sorun, tek bir bankanın aldığı karardan değil, bütün sistemde benzer risklerin aynı anda birikmesinden kaynaklanabilir. Avrupa Birliği, Basel III standartlarını uygulamak amacıyla 2013 yılında CRD IV ve CRR düzenlemelerini kabul etmiştir. AB tüzükleri üye devletlerde doğrudan uygulanırken direktiflerin öngördüğü sonuçların ulusal hukuka aktarılması gerekir. Türkiye ise Avrupa Birliği üyesi olmadığından aynı yükümlülüğe üyelik temelinde tabi değildir; uluslararası standartlar kendi düzenleyici çerçevesi içinde uygulanır. Avrupa’daki düzenleyici yaklaşımın farkı yalnızca sermaye ve likiditeyle de sınırlı değildir. Örneğin yakın tarihte Avrupa Birliğine katılmış ülkelerden olan Romanya bakımından Avrupa düzenlemeleriyle bağlantılı daha sıkı şeffaflık ve risk yönetimi uygulamalarına, ayrıca mevduat güvencesi ve bankaların başarısızlık ihtimaline ilişkin düzenlemelere yer verilmektedir. Avrupa Bankacılık Otoritesinin (EBA) mevduat garanti sistemlerine katkılar ve bankaların başarısız olma ihtimalinin belirlenmesine ilişkin rehberleri de bu çerçevede ele alınmıştır. Türkiye’de ise mevduatların korunması TMSF aracılığıyla sağlanmakta; bankaların kriz yönetimi ve erken müdahale süreçleri BDDK ve TMSF’nin görev alanları içinde yürütülmektedir. Bu noktada Türkiye’deki erken müdahale ve çözümleme uygulamalarının Avrupa’daki yaklaşımlarla benzer amaçlar taşıdığı da belirtilmektedir. Buradan hareketle, iki sistem arasında hiçbir ortaklık bulunmadığını söylemek mümkün değildir. Fark, ortak hedeflerin hangi hukuki ve kurumsal düzenlemeler aracılığıyla gerçekleştirildiğinde ortaya çıkar. Basel III düzenlemelerinin ardından, kamuoyunda zaman zaman “Basel IV” olarak anılan ancak esasen Basel III reformlarının tamamlanmasını ifade eden düzenlemeler Avrupa Birliği’nde 2024 yılında kabul edilen CRR III ve CRD VI ile güncellenmiştir. Bu düzenlemelerin uygulanması da ilgili hükümler bakımından aşamalı bir takvime bağlanmıştır. Peki, bu ek düzenlemelere neden ihtiyaç duyuldu? Bankaların risk ağırlıklı varlıklarını (RWA) hesaplarken kullandıkları içsel modellerin farklı sonuçlar üretebilmesi, sermaye gereksinimlerinin karşılaştırılabilirliğini zorlaştırıyordu. Bu nedenle içsel modellerin bazı alanlardaki kullanımı sınırlandırılmış, operasyonel risk için içsel model yerine standartlaştırılmış yaklaşım benimsenmiş ve çıktı tabanı (output floor) düzenlemesi getirilmiştir. Çıktı tabanı, CRR III kapsamında düzenlenmiş olup içsel modellerle hesaplanan risk ağırlıklı varlıkların, standart yaklaşımla hesaplanan tutarın nihai olarak %72,5’inin altına düşmesini sınırlandırmaktadır. Bu nihai oran aşamalı geçiş sürecinin sonunda uygulanacaktır. CRD VI ise denetim yetkileri, üçüncü ülke şubeleri ve çevresel, sosyal ve yönetişim (ESG) riskleri gibi konularda tamamlayıcı düzenlemeler getirmektedir. Bununla birlikte %4,5 Çekirdek Sermaye (CET1), %6 Ana Sermaye (Tier 1) ve %8 toplam sermaye yeterliliği gibi temel asgari oranlar ile %2,5 sermaye koruma tamponu, daha önce oluşturulan Basel III çerçevesinin unsurlarıdır. Makro ihtiyati politikalar da bu karşılaştırmanın bir başka boyutudur. Avrupa’da sistemik riskleri azaltmak için sermaye tamponlarından ve kredi kısıtlamalarından yararlanıldığı; özellikle konut kredileri, borç-gelir oranları ve karşılık uygulamalarının önem taşıdığı ifade edilmektedir. Sermaye tamponlarını illa bir şeye benzeteceksek araçlardaki hava yastıklarına benzetebiliriz; kriz dönemlerinde beklenmedik zararları emerek bankaların iflas etmesini önler. Türkiye’de ise TCMB kredi büyümesini izlemekte ve faiz oranları ile karşılık oranları gibi araçlardan yararlanmaktadır. Her iki yaklaşımın ortak amacı finansal istikrarı korumaktır ancak kullanılan araçların ve uygulamaların biçimi farklılaşabilir. Türkiye’deki bankacılık sistemi ile Avrupa Birliği çerçevesindeki düzenlemeler, aynı temel soruna cevap arar: Bankalar üstlendikleri riskleri yönetirken finansal sistemin istikrarı nasıl korunabilir? Basel II ve Basel III bu soruya uluslararası standartlar üzerinden yaklaşırken ülkeler, bu standartları kendi hukuki ve kurumsal yapıları içinde uygular. Elbette hiçbir düzenleme bütün riskleri ortadan kaldıramaz. Ancak sermaye yeterliliği, likidite yönetimi, etkin denetim ve şeffaflık, finansal sorunların daha geniş çaplı krizlere dönüşmesini önlemeye katkıda bulunur. Nihayetinde bankacılık düzenlemeleri, bütün tehlikeleri ortadan kaldıran aşılmaz bir duvar değil, olası sarsıntıların etkisini azaltmayı amaçlayan bir emniyet mekanizmasıdır. Çünkü mesele yalnızca bankaların parayı yönetmesi değil, başkalarının güvenini de yönetmesidir. 


KAYNAKÇA • 5411 Sayılı Bankacılık Kanunu, Resmî Gazete, T. 01.11.2005, S. 25983. • Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK), Bankaların Özkaynaklarına İlişkin Yönetmelik ve Bankaların Likidite Karşılama Oranı Hesaplamasına İlişkin Yönetmelik. • Basel Committee on Banking Supervision (BCBS), Basel III: A global regulatory framework for more resilient banks and banking systems, Bank for International Settlements (BIS), 2010 (ve devamındaki Basel III Reformlarının Tamamlanması/ Basel IV süreç dokümanları). • European Parliament and Council, Regulation (EU) No 575/2013 on prudential requirements for credit institutions and investment firms (CRR) & Directive 2013/36/EU on access to the activity of credit institutions and the prudential supervision of credit institutions (CRD IV). • European Parliament and Council, Regulation (EU) 2024/1623 amending Regulation (EU) No 575/2013 as regards requirements for credit risk, credit valuation adjustment risk, operational risk, market risk and the output floor (CRR III) & Directive (EU) 2024/1619 amending Directive 2013/36/EU as regards supervisory powers, sanctions, third-country branches, and environmental, social and governance risks (CRD VI). • BIS Mission Statement. (n.d.). Bank for International Settlements. Retrieved from https://www.bis.org/about/mission.html • Çelik, M. (2018). Foreign Funding Sources of Banks and Their Impact on Performance: A Study on Deposit Banks in Turkey (Master's Thesis). Burdur, Turkey. • Çetin, M. A., & Bakırtaş, İ. (2018, July). A conceptual overview of macroprudential policies and the Turkish experience. Finance Politics & Economic Comments, 9–40. • Çicoğlu, Ş., & Çil, C. G. (2019). Basel criteria implemented in Turkey and the effects of Basel III criteria on the Turkish financial system. Political Economic Theory, 83–104. • Deloitte. (2018). Basel III to Basel IV: Regulatory impacts and enhancements. Southeast Asia Risk Advisory, Deloitte Touche Tohmatsu Limited.

Yayınlandı Topluluk

İlgili Yazılar