Topluluk

Hukuk Fakültesinde Öğrenmediğim En Değerli Yapay Zekâ Dersi

umay toker 25.07.2026
Hukuk fakültesinde geçirdiğim ve yakın zamanda tamamladığım 4 yılda çok kıymetli ve birbirinden önemli bir sürü şey öğrendim. Bir hukuk kuralını okumayı, arkasındaki gerekçeyi irdelemeyi, tek bir kelimenin bir davanın seyrini değiştirebileceğini. En önemlisi de bazen doğru soruyu sormanın doğru cevabı bulmaktan daha önemli olduğunu. Bugün olduğum yerden geriye baktığımda hukuk fakültesi bana “hukuki muhakeme” yapmayı öğretti diyebiliyorum.

Ancak mezuniyetim sonrası yapay zekâ araçlarıyla daha fazla zaman geçirmeye başladıkça daha önce ihtiyacım olduğunu dahi bilmediğim bir beceriyle karşılaştım. Bu beceri ne en iyi promptu yazabilme becerisiydi ne de en yeni yapay zekâ aracını kullanabilme becerisi. İhtiyacım olan şey, yapay zekâyla çalışmanın da öğrenilmesi gereken ayrı bir düşünme biçimi olduğunu fark etmekti. Üretken yapay zekâdan bahsederken çoğu zaman gündemimizde “hangi modeli kullanalım?”, “nasıl daha iyi prompt yazabiliriz?” ve “en iyi uygulama hangisi?” soruları yer alıyor. Bu soruların da elbette önemi var, ancak tamamen araca odaklanmak yeterli değil. Birkaç ay boyunca yapay zekâyı günlük çalışma rutinimin bir parçası hâline getirdikten sonra fark ettiğim şey şu oldu: asıl mesele bu araçlarla nasıl düşündüğümüz. Çünkü yapay zekâ ne klasik bir veri tabanı ne de arama motoru gibi çalışıyor. O, birlikte çalışmayı öğrenmemiz gereken bir iş arkadaşı ve ilk cevap çoğu zaman son cevap değil. Tam tersine, yapay zekâyla çalışırken çoğu zaman ilk cevap yeni sorular sormaya başlamanızı sağlıyor: “Bunu hangi gerekçeye dayandırdın?”, “Bunun aksi yönde görüşler var mı?”, “Bu değerlendirmede hangi varsayımları yaptın?” Ve bir süre sonra fark ediyorsunuz ki verimli kullanımın sırrı tek seferde mükemmel bir komut yazmak değil, doğru takip sorularını sorabilmek.

O yüzden yapay zekâ bana yeniden ve daha çok soru sormayı öğretti; hukuki muhakememin değerini daha iyi anlamamı sağladı. Yapay zekânın hukukçuların yerini alıp alamayacağı uzun zamandır tartışmaların gündeminde. Ben bu tartışmaların derinlerine indikçe şunu gözlemledim: yapay zekâ geliştikçe hukuki muhakemenin değeri azalmak yerine daha da artıyor. Çünkü yapay zekâ birçok alternatif üretebiliyor. Ancak hangi alternatifin hukuken daha güçlü olduğu, hangi argümanın somut olaya daha uygun olduğu veya hangi risklerin gözden kaçtığı hâlâ hukukçunun değerlendirmesine bağlı. Yapay zekâ hukuki düşünmenin yerine geçmiyor; tam aksine, iyi hukukçu ile ortalama hukukçu arasındaki farkı ortaya çıkarıyor. Artık fark, bilgiye ulaşmaktan ziyade bilgiyi değerlendirmekten ve her cevaba güvenmemeyi öğrenmekten geçiyor. Aslında fakültede kaynak eleştirisi yapmayı öğrendik: bir içtihadın hangi daireye ait olduğuna bakmayı, karşı oyları okumayı, doktrindeki farklı görüşleri karşılaştırmayı… Artık içinde bulunduğumuz yapay zekâ çağında bu refleks daha da kritik bir hâl aldı. Çünkü yapay zekâ çok iyi bir manipülatör; son derece kendinden emin şekilde yalan söyleyebilen bir iş arkadaşı. Bu nedenle yapay zekâyla çalışırken geliştirdiğim en önemli alışkanlıklardan biri şu oldu:

Körü körüne güvenmek değil, önce doğrulamak. Belki de geleceğin hukukçusunu farklı kılacak becerilerden biri tam olarak bu olacak. Bugün kullandığımız araçlar, modeller birkaç yıl, hatta gün sonra bile değişebilir; bu dünyada her şey çok hızlı ilerliyor. Fakat değişmeyecek tek bir şey olacak: uyum sağlayabilme becerisi. Hukuk eğitimi bize öğrenmeyi öğretiyor. Yapay zekâ ise bu öğrenme sürecinin mezuniyetle bitmediğini hatırlatıyor. Bence geleceğin hukukçusunu tanımlayacak özellik tam olarak bu hızlı uyum sağlayabilme kapasitesi olacak. Çünkü mesele yalnızca bir teknolojiyi öğrenmek ya da öğretmek olmamalı. Teknoloji değişir, gelişir. Asıl kalıcı olacak olan; eleştirel düşünme, doğru soru sorma, kaynak doğrulama, etik farkındalık ve hukuki muhakemedir.

Artık şundan eminim ki yapay zekâ çağında hukukçuların öğrenmesi veya endişe etmesi gereken şey, yeni ve en güçlü aracı nasıl kullanacakları olmamalı; o veya herhangi bir araçla birlikte kendi muhakemelerini nasıl daha bilinçli kullanacaklarıdır. İşte dönüşüm tam da burada başlayacaktır. Yakın zamanda üzerinde çalıştığım bir soruyu “yapay zekâ üretimi bir çıktıda eser sahipliğinin kime ait olduğunu” yapay zekâya sorduğumda, ilk cevap son derece düzenli ve ikna ediciydi: bu tür bir içerik korunamazdı, çünkü ortada gerçek bir “eser sahibi” yoktu. İlk bakışta kulağa doğru geliyordu. Ama “bunu FSEK’in hangi hükmüne dayandırdın, eser sahibinin gerçek kişi olması şartını kanunun neresinden çıkardın?” diye sorunca, cevabın altındaki gerekçenin aslında Amerikan hukukundaki “human authorship” doktrininden geldiğini öğrendim. Evet, sonuç Türk hukukunda da benzer olabilirdi; ama oraya FSEK m. 1/B’deki “hususiyet” ölçütü ve eser sahipliğine ilişkin hükümler üzerinden gitmek gerekiyordu, ithal bir gerekçeyle değil. Aslında yapay zekâ bana yanlış bir cevap vermemişti; doğru görünen ama yanlış hukuk düzeninden ve yanlış muhakemeden gelen bir cevap vermişti. Ve bunu fark etmek, apaçık bir hatayı yakalamaktan çok daha zordu.

O an aklıma fakültedeki ilk yılım geldi. Bir kararı okurken hocalarımızın ısrarla sorduğu o soru: “Peki bunu nereden çıkardın?” O zamanlar biraz yorucu ve gereksiz gelirdi: her cümlenin arkasında bir dayanak aramak, hiçbir şeyi olduğu gibi kabul etmemek. Şimdi anlıyorum ki bana asıl öğretilen şey bir huzursuzluktu. Cevap ne kadar düzgün görünürse görünsün “acaba” diyebilme huzursuzluğu. Yapay zekâ bana yeni bir şey öğretmedi aslında; yıllar önce edindiğim o refleksin ne kadar kıymetli olduğunu hatırlattı. Belki de mesele hiçbir zaman insanın makineyle yarışması olmadı. Mesele, en güçlü aracın önünde bile o eski soruyu sormaya devam edebilmek: “Peki bunu nereden çıkardın?” Geleceğin hukukçusunu tanımlayacak olan, sanırım tam olarak bu sorunun sahibi olmaya devam edebilmek.

Yayınlandı Topluluk

İlgili Yazılar